GÖĞÜS KAFESİNDEKİ MİSAFİR: Dert Ve Derman Muamması
18 Ocak 2026, Pazar 16:04Dert, modern insanın lügatinde kurtulunması gereken bir hastalık, kaçınılması elzem bir virüs gibi algılanır. Oysa kadim irfanımızda dert; insana verilmiş gizli bir rütbe, ruhun olgunlaşması için gönderilmiş nazlı bir davetiyedir. Peki, biz bu davete icabet etmeyi biliyor muyuz, yoksa kapıyı yüzüne çarpıp gaflet uykusuna mı yatıyoruz? Asıl mesele, derdin varlığı değil, bizim ona nasıl mukabele ettiğimizdir.
"İnsana dert anlatılır mı?" suali, cevabı içinde kanayan bir yaradır. İnsan, insanın kurdu mudur yoksa yurdu mudur, meçhul... Lakin bilinen bir hakikat var ki kelimeler, yürekteki yangını tarif etmeye çoğu zaman kifayetsiz kalır. Bir başkasına derdini dökmek, okyanusu bir çay kaşığına sığdırmaya çalışmak gibidir. Karşınızdaki, sizin kelimelerinizi duyar ama o kelimelerin altındaki sükûtu, o derin ahı işitemez. Halden anlamayanın yanında konuşmak, dilsiz duvarlara serenat yapmak kadar beyhudedir. Belki de bu yüzden, en ağır dertler hep dilsizdir; onlar anlatılmaz, sadece yaşanır ve sahibinin yüzündeki çizgilerde okunur.
Derdin bitmesi, bir kurtuluş müjdesi midir, yoksa bir tükenişin ilanı mı? "Dertsiz baş, bostan korkuluğunda da bulunur" demiş eskiler. İnsanı diri tutan, onu arayışa sevk eden ve nihayetinde "kul" olduğunu hatırlatan şey, o göğüs kafesindeki sızısıdır. Derdin bittiği yer, imtihanın bittiği yerdir; imtihanın bittiği yer ise toprağın altıdır. Bu sebeple "dertsizlik", aslında insanın manen ölümü, ruhun rehavet bataklığında çürümesidir. Dert, bizi yontar, fazlalıklarımızdan arındırır ve hakikatin aynasında kendimizi seyretmemize vesile olur.
Her dert, şüphesiz kendi evreniyle, kendi yerçekimi kanunlarıyla gelir. Bir başkasının acısını küçümsemek, acının matematiğini bilmemektir. Karıncaya düşen bir damla su, onun için tufandır; file ise bir hiçtir. Kimsenin yangınına "küçük", kimsenin dağına "alçak" denilmez. Herkesin kıyameti kendi içinde kopar. Mühim olan o kıyametin büyüklüğü değil, enkazın altından nasıl çıkıldığıdır. Kimi o enkazda kaybolur, kimi ise oradan bir saray inşa eder.
Velhasıl; dert bir yanılsama değil, hayatın en çıplak gerçeğidir. Ondan kaçmak yerine, onu "Tanrı misafiri" sayıp başköşeye buyur etmek gerekir. Zira derdi verende derman, derdin içinde ise saklı bir derman vardır. İnsan, derdiyle hemhal oldukça insanlaşır. Belki de en büyük dert, bir derdi olduğunu unutup şu fani dünyada ebedi kalacağını sanmaktır.
Asabe
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.