28 ŞUBAT ZULMÜ: BAŞÖRTÜ ALTINDAKİ GÖK KUBBE
28 Şubat 2026, Cumartesi 20:08Zamanın bazı durakları vardır; takvimden koparılıp atıldığında bile kanamaya devam eder. Şubat’ın o meşhur yirmi sekizi, bizim için sadece soğuk bir kış gününün bitişi değil, bir inancın göğsüne saplanan post-modern bir paslı hançerdir.
"Post-modern" dediler adına. Çizmelerini göstermeden ruhları çiğnemenin, namluları doğrultmadan kalpleri kurşuna dizmenin o en riyakâr, en sinsi lügatiydi bu. Biz, o tankların Sincan sokaklarında gövde gösterisi yaptığı, inancın üzerine karabasan gibi çöküldüğü o günlerde henüz yeryüzüne inmemiştik. Kendi takvimimizde henüz o ayaza doğmamıştık. Fakat o kışın dondurucu soğuğunu, annelerimizin yutkunurken boğazında düğümlenen o derin sızıdan, ablalarımızın üniversite kapılarında boynu bükük bırakılmış, merhametsizce çalınmış gençliklerinden devraldık.
Acı, kan yoluyla değil, sükût ve gözyaşıyla geçer nesilden nesile. Biz, o utanç verici "ikna odalarının" soğuk duvarlarında yankılanan o haysiyetli suskunluğu miras aldık.
Mesele hiçbir zaman bir metrekarelik bir kumaş parçası olmadı. İnsanoğlunun o bitmek bilmeyen seküler kibri, kâinatın sahibine olan o mutlak teslimiyeti hiçbir zaman hazmedemedi. Başörtüsü, onların o cilalı, o batı hayranı sahte dünyalarında, sistemin paslı çarklarına takılan ilahi bir "ayet" idi. Bir kadının başındaki o örtü; yeryüzünün bütün ideolojilerine, bütün sahte putlarına ve zorba nizamlarına karşı çekilmiş en asil isyan bayrağıydı. Onlar, o örtüyü çekip alırken sadece saçları değil, bir neslin şerefini, kimliğini ve Allah’a olan o köklü sadakatini omuzlarından soymak istediler.
Üniversite kapılarına turnikeler değil, modern engizisyonlar kurdular. Gencecik kızları, zihinlerindeki o karanlık, o faşist giyotine sürdüler. Ya inancından vazgeçecek ya da hayallerinden vazgeçecektin. Fakat o sahte ilahların unuttuğu bir şey vardı: İnancı uğruna dünyayı elinin tersiyle iten bir yüreği, dünyalık hiçbir unvanla, hiçbir diplomayla korkutamazsınız.
"Bin yıl sürecek" dediler o karanlığa. Ne büyük bir firavun kibri, ne devasa bir ahmaklık! Toprağın altına gömüp üzerini betonla kapattıklarını sandıkları o tohumun, karanlıkta daha da derin bir kök saldığını göremediler. Kelimelerin namusunu, inancın o sarsılmaz vakarını tank paletleriyle ezebileceklerini, dindarı kendi yurdunda parya edebileceklerini sandılar.
Bugün, o üniversite kapılarının ardında dökülen her bir damla gözyaşı, göğsümüzde aşılmaz bir Kafdağı'na dönüştü. Şubat’ın o ayazı bitti, postalların o çamurlu izi silindi ama o gün o kapılarda duran yiğit kadınların, inancından zerre taviz vermeyen o muazzam direnişin hatırası, kâinatın sırtına silinmez bir destan olarak yazıldı.
Bizler, bu çağın muhafazakâr gençleri olarak o paslı giyotinin altında başını dimdik tutanların çocuklarıyız. O gün o çelik kapıların önünde lügatlerini kurban edip susarak direnenlerin, bugün her masada, her kürsüde sarsılmaz bir imanla konuşan varisleriyiz.
Onlar bizi kendi tarihimizden, kendi özümüzden uzaklaştırmak için o "bin yıllık" faturayı kestiler ama biz o faturayı, ecdadın duasıyla yırttık.
Çünkü kâinatın terazisi hiçbir zaman şaşmaz. Ve zulüm, ne kadar "post-modern", ne kadar kurumsal olursa olsun, hakikatin o sade, o çıplak ve o sarsılmaz sinesine çarpıp paramparça olmaya mahkûmdur.
Mehmet Öztürk
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.